Monday, September 10, 2007

Ladakh: The Land of the Highpasses

1.Gun: Leh havaalanina iner inmez, kendimizi baska bir gezegene gelmis gibi hissettik, ucaktan yere adimimi atar atmaz soludugum tertemiz hava ve buraya ozgu o guzel kokuysa cabasi. Nereye geldigimizi nasil geldigimizi anlamamamiz epey bir zaman aldi gercekten.
Daha havaalanindan ayrilirken birsuru farkli insanla karsilastik. Tum cikis boyunca birsuru insan kostumler icinde, ellerinde tutsullerle beklesiyordu, once bizi mi karsiliyorlar diye dusunduk ama cok garip geldigi icin hemen birilerine sorduk ve ogrendikki bizimle ayni ucakta gelen onemli bir monku karsilamak icin bekliyorlarmis. Biz ondan once ciktik, ve ben saskinlik icinde neler olacak diye bekledim, monk geldiginde lamalar borazanlarini calmaya basladi. Kadinlar ellerindeki cicekleri firlatti ve elinde tutsu olan herkes havada bir saga bir sola sallamaya basladi, daha sonra alkislar koptu. Monk arabasina yerlesti ve bir konvoy seklinde bircok araba ayni anda uzaklasti. Ben bu esnada olup bitene anlam vermeye calisirken fotograf cekmeyi unuttugumu farkettim ama neyseki arkadaslarimdan biri, herseyi kameraya almis.
Leh 3500 metre yukseklikte oldugu icin ilk iki gunun mutlaka dinlenerek gecirilmesi gerekiyor. Akut dag hastaligina kapilmamak icinse bol bol su icmek, fazla haraket etmemek ve uyumak en iyi cozum. Dolayisiyla kahvaltimizi ettikten sonra misafir evimize uyumaya gitmeye karar verdik. Fakat ben buyuk bir heyecan ve sabirsizlik icerisinde oldugum icin az da olsa etrafi gezineyim dedim ve arkadaslarimi uyumaya yolladiktan sonra kendi kendime dolasmaya basladim. Her attigim adimda nefesim kesiliyordu fakat parmaklarim deklansore basmaktan hic yorulmuyordu:) Neyseki birkac bocalamadan sonra hemen aklimitize oldum ve Leh Palace'a dogru tirmanmaya basladim (bunca yillik dagciligin verdigi bir avantaj olsa gerek:). Yol boyunca sirtinda birseyler tasiyarak yuruyen ve ayni zamanda ellerinde yun oren cok hamarat yasli nineler, bakkallarini yeni acan etrafi supuren dedeler, ufacik siyah bitli kopekler ve sapsari papatyalar gordum. Yukseldikce, manzarayi daha detayli gormeye basladim ve farkettimki Leh gercekten cok kucuk bir kasabaymis, neredeyse her yeri gorebiliyorsunuz biraz yukseldikten sonra ve gerisi ucsuz bucaksiz himalayalar.
Leh Gompa'sina vardigimda 3 tane monk ve birkac kisi daha benimle birlikte iceri girdi. Inanilmaz karanlikti, yahu burada nasil yasiyorlar diye dusunurken iclerinden genc olan monk evime hos geldiniz dedi de biran herkes gulmeye basladi. Onun uzerine sohbete basladik ve Gompa'dan ayrildiktan sonra Palace'a beraber yurumeye koyulduk. Buarada hayatimin ilk Budhist tapinagini gorme sevincini yasamis bulundum. Gercekten cok siradisi insanlara denk geldigimi fark etmemse uzun surmedi. Iclerinden birtanesi butun dunyayi dolasiyor ve Katmandu'daki kucuk cocuklari egitim amacli NGO'suna sponsor bulmaya calisiyor oteki genc monksa sirtindan lap topunu hic dusurmuyor cunku o Dhera Dun'da (utharal Pradesh) calistigi budhist kutuphanenin uluslararasi iliskiler kordintoru ve en sevdigi muzik hip hop:) Tanistigim diger enteresan kisiyse hollandali asker (Hollanda'nin silahli kuvvetleri oldugunu bile bilmiyordum) zaten onunda anllattigina gore sadece 10 helikopterleri varmis ve en son iki tanklarini sirf tum askerlere durbun alabilmek icin satmak zorunda kalmislar. Bu 3 arkadas Tibet'de tanismis, daha sonra Almanya'da tekrar karsilasmislar ve orda Ladakh'a beraber gezi planlamislar, ve simdi de burdalar. Buarada asiri yakan gunes beni sarsmaya baslamis yol birtulu bitmek bilmemisti. Neyseki en sonunda palace'a vardik ve monklar bana butun tarihcesiyle detayiyla burada olup bitenleri anlatti. Biraz dinlendikten sonra geri donduk ve ogle yemegi olarak Tibet yemegi yedik. Momo (buharda pisirilmis ici sebzeyle doldurulmus kocaman bir manti misali) ve paba' yi ( kepekten ve bugdaydan yapilmis enteresan hamurumsu ekmek) migdeye indirdikten sonra bende yorgunluk belirtileri artmaya basladi, ve ben buraya has meshur Leh kayisisindan yapilmis taze kayisi suyumu ictikten sonra yeni arkadaslarima veda edip uyumuya cekildim.
Aksam uyandigimda, bizimkiler hala uyuyorlardi, bu da ne uykuymus ya diyerekten onlari zorla uyandirip cafe'lerden birinde aksam yemegine goturdum, neyseki sonradan ayildilarda birlikte etraftaki butikleri gezdik. Kashmir sallari nasilda gozumu aliyordu anlatamam ama parami cok dikkatli kullanmam gerektiginin bilincinde olmam beni hem uzuyor hemde parayi esas nelere harcamam gerektigini bilmem beni heyecanlandiriyordu:)

2.Gun: Bugun Leh festivalinin ilk gunuydu dolayisiyla bu ufacik Leh meydaninda yuzlerce turistle beraber resmi geciti beklemeye koyulduk (her ne kadar turist yogunluguna sinir olsamda bu gunun tadini cikarmak disinda yapacak hic birsey yoktu). Beklenen an geldiginde cesit cesit kostumlerle halk yurumeye basladi, sarkilar danslar ve sloganlarla hepsi aramizdan gecmeye basladi. Ne zaman fotograf cekmeye kalksam onume cikan o meshur yuvarlak sapkali uyuz turistler beni sabote etmeye calissada herseferinde farkli bir acidan bu onemli ani yakalamaya calistim. Hatta biara kendimi okadar kaptirdimki, digital fotograf makinami cantama geri sokup 50mm objektifli analog cannon'umu kaptigimlan gecitin icine daldim ve herkesin dibine girerek deklansore bir bir basmaya basladim. Evet sonunda turist kafasi, saci burnu ve eli ayagi olmayan fotograflarimda olmustu artik:)
Birbirimizi kaybetmis olsakta butun gunu festivalde gecirdik. Geri donus yolunda tekrar monklarla ve hollandali askerle karsilastim. Ertesi gun Leh civarindaki Gompalari ve manastirlari gezmek istediklerini fakat kendileriyle benzin ve surucu masrafini karsilamak icin bikac kisiye daha ihtiyac duyduklarini soylediler ve bende ne tesaduf bizde yarin oralara gitme dusuncesindeydik diyerekten teklifi kabul ediyorum. Daha sonra Lalima'yi buluyorum ve hep beraber peynirli patatesli momo yemeye Garden restoranta gidyoruz ve rengarenk cicekler arasinda enfes momolarimiz mideye goturuyoruz:)

3. Gun: Sabah erkenden uyandik ve Alman pastanesinden birkac corek aldiktan sonra yola koyulduk. Yol boyunca essiz manzaralar gorduk ve 4 saatin sonunda daglari astiktan sonra en yukseklere yerlestirilmis, ilk duragimiz Lumayuru manastirina variyoruz. Burada tam 100 monk yasiyor cogu da cocuk. Monk arkadaslarimizi tanidiklari icin bizi oranin master monku caya davet ediyor ve bize mekanin ozelligi ve tarihcesi hakkinda bilgilendiriyor. Dedigine gore karsilarindaki enteresan kayalar hep erozyon' ruzgar ve kar erimesi sonucu ay kriteri gibi sekiller almis dolayisiyla halk oraya Moonland diyor. Bizde bazen kendimizi ayda saniyoruz diye espiri yapiyor ve gulerken ictigi cayi dokuyor. ( Epey yasli bir adam, hayatinin 50 yillini burada gecirmis. sadece son 10 yilinda Avrupa ya konferanslara gitmis, Budhizm hakkinda insanlara bilgi vermis ve Katmandu da eski Tibet yazilarini tercume etmis.) Orayi terk ettikten sonra bizimle gelen Taylandli kizi yakinlardaki ufak bir Gompa'ya birakmaya gidiyoruz. Dedigine gore Budhizm sanatini tam anlamiyla ogrenmek istiyormus dolayisiyla tam 1 yildir butun Hindistan'i geziyor cesit cesit manastirlarla meditasyon yapiyormus. Bize kalacagi yeri gosterdi de biran tuylerim diken diken oldu. Oldukca kucuk bir magrada 5 ay gecirmeyi planliyor ustelik mutfak olarak birtane ocagi ve bir tane tenceresi var. Ne diyeyim, ben buna cesaret edebilirmiydim bilmiyorum buyuk ihtimalle daha birinci haftadan sikintidan patlar dag tepe demeden kendimi sehre atardim:)
Daha sonra en eski Budhist tapinagina variyoruz tam 3500 yil once insa edilmis ve fotograf cekmek yasak neyseki ben birtane cekip hemen oradan uzadim zaten klostrofobimi uyandiracak kadar karanlik ve basikti, riske atmayim dedim kendimi ( daha gorecek birsuru sey varken) :)
Oradan sonrada 10-15 metrelik Golden Budha'nin oldugu manastiri gezdik ve geri donus yolunda biara colun ortasinda kabolmus olsakta yildizlarla yonumuzu bulup aksam 9 civari Leh'e vardik. Cok yoruldugumuz icin geceyi kisa kestik ve vedalastik. Cunku onlar ertesi gun Delhi'ye donuyorlar. Onlarla gecirdigim bu iki gunu hic unutmayacagim gercekten:)
4.gun: Bugun kiraladigim motosiklet bozmasi scooter'imla biraz etrafi gezdim, yeni insanlarla tanistim, az cok ogrendigim hindicemle yerlilerle konusmaya calistim. Aksama dogruysa Lalima'nin tanidigi bir ailenin yanina caya gittik. Evin babasi Luther amca muazzam kafa cikti ve bizi inanilmaz guldurdu. Tam 7 dil biliyor: Arapca, Ladahki, Tibetce, Urduca, Ingilizce, Hindi ve sanskrit. Kendisi devletislerinde calistigi icin ve festivalden sorumlu oldugu icin bizi raftinge davet ediyor ve bizde kabul ediyoruz:) Daha sonra bizi 1 saat mesafedeki en meshur Hemis manastirina goturuyor fakat biraz gec kaldigimiz icin bakinmakla yetiniyor ve geri donuyoruz:)

5.Gun: lalima ve ben Nicolas'i geri de birakarak (bana ozenip motosiklet turuna cikmaya karar veriyor:p) beraber Pon Gong nehrine dogru erkenden yola koyuluyoruz. Buldugumuz harika taksici bizi zadece 3700 rupiye goturup getirmeyi kabul ediyor adam basi 50 liradan. Gidis donus tam 12 saatlik yol. Yine daglari tepeleri asiyor birsuru hayvan goruyoruz. Yaklar, Keciler, koyunlar kuzular, vahsi atlar, vahsi essekler, cesit cesit inekler, bogalar, degisik sicanlar, ve kirmizi kuyruklu kuslar... Tabi bu guzel tablonun birde oteki tarafi varki icler acisi, bu yollari yapan fakir hintlileri kapkara dumanlar arasinda cehennemi aratmicak kosullarda cimento dokerken goruyoruz. Ben biran gozyaslarimi tutamiyorum cunku isten hertarafi kapkara olmus yuzlerden bazilari okadar ufakki daha neredeyse yeni yurumeye baslamis ve onlarda ellerinde birseyler ailelerine yardim ediyorlar. Akil alir gibi degil. Bu insanlar sayesinde bizim gibiler bu muhtesem seyleri gorebilyor, hepsine minnet borcluyuz.
En sonunda dimdizlak himalayalarin arasindan mavinin her tonuyla 3600 metre yukseklikteki 145 km'lik dev nehir karsimiza cikiveriyor. Saskinlik ve hayret icersinde kala kaliyoruz. Bir sure kimseden ses seda cikmiyor herkes saskin ve heyecanli. Yaklastikca Lalima'dan wowwww man awsomee ou my god cant believe it woooww dude its incredible , thanks god u are amazing gibisinden enteresan cumleler dokulmeye basliyor, Bense sadece siritiyorum:)
Ayaklarimizi nehre sokuyor, tas sektiriyor enteresan olanlarini topluyor ve bir kenara koyuyoruz. Ben ortamin tadini cikartmayi daha cok istedigim icin fotograf cekme seramonimi kisa kesiyor ve suyla oynamaya koyuluyorum sonra neden mayomu getirmedimki diye dertleniyorum ama mutlulgumun katsayisi okadar yuksekki hemen aklimi baska seylerle mesgul ediyorum. Mesela buradan Tibet sinirini gorebiliyor olmanin verdigi bir baska sevincte soz konusu oluyor sonra nehrin inanilmaz guzellikteki gorkemi aklimizi basimizdan aliyor. Epeyce bir sure kendimize gelemiyoruz. Ogle yemegini nehrin kenarindaki cadir restoranlardan birinde yapiyor ve geri donuse koyuluyoruz:(
6.Gun: Bugun Indus River'dan Zanzkar River'in kesisimine kadar 36 metrelik bir rafting turuna cikiyoruz:) Inanilmaz eglenceli ve islakti tabiki, dolayisiyla da soguktu ama gunes Nicolas haricinde herkesi isitiyordu=) Ben yasli bir israilli ciftle kanka oluyorum ve butun rafting boyunca onlarla takiliyorum. Ikiside 75 yasinda olmalarina ragmen hala kari koca rafting yapiyor tum Hindistani gezmeye koyuluyorlar:) Turkiye'ye de 3 defa gelmisler her gelisleri ayri hikaye, dinlerken gulmekten oluyorum:) Onlari cok ozleyecegim.
Aksam uzeri tekrar Luther'in evine ugruyoruz ve yemege katiliyoruz. Daha sonra Luther'in annesi geliyor ve benle Turkce konusmaya basliyor, ben biran hayretten saskina donuyorum. Megersem 70 yil once, o 20lerindeyken ipek yoluna ticarete gelen turklerle tanismis ve onlarla okadar cok zaman gecirmiski, hem dillerini ogrenmis hemde kulturlerini:) Biran dusunuyorum aceba bizimkilerde mi ipek yoluylan buralara geldi de sonra Tibetlere kadar uzandilar ve oyuzden mi soyadimiz Tibet diye dusunuyorum. Buyuk olasilikla buyuzden ya neyse bizimkilere sordum ya hic birsey bildikleri yok:) Ben kendim bu konuyu arastiricam. Teyze hristiyan olmasina ragmen supaneke suresini benden iyi biliyor ve osmanlica birkac sarki da soyluyor. Maalesef pek anlamiyorum ama anlamis gibi yapiyorum, cunku bana anlatirken okadar heyecanla soyluyorki sarkilarini tum aile sonunda onu alkisliyor:) Turk kadinlarinin saclari cok guzeldi yogurtla yikarlardi hep, diyorda biran hatirlar gibi oluyorum su eski sac kurleri tariflerini: yogurtlu bademli balli olanlarindan:)
7. Gun: Bugun Nubra Valley'e gitmek uzere, yine tum gunu Yolda geciriyoruz ve bugunun ozelligi gectigimiz yollardan biri 5800 metreyle dunyanin en yuksek yolu olaraktan Kardung La ya variyoruz ve dans eden punjabi'li genclere rastliyoruz. Bu kadar yuksekte kar yagdigi icin bizde onlara katilyor ardindan sicak caylarimizi yudumluyor ve yolumuza devam ediyoruz:)
Ilk durak Panamik'te durduktan sonra oranin meshur manastirlarinadn birine giriyoruz ve sansima en sonunda mandala yapan budhistlere rastliyoruz. Dakikalarca ve sessizce onlari seyrettim. Okadar etkileyiciydiki anlatamam:) Daha sonradan bu harika sanat eserini sileceklerine inanamıyorum. Neyse Panamik'te daha enteresan bisey bulamayınca bir sonraki durak Hemis'e dogru yola koyuluyoruz, busefer aralarında neysekı sadece 30 km vardı da cabuk variyoruz. Bunca yolculuktan sonra insan ister istemez yoruluyor birde sıradan yolculuk olsa neyse 4000 metrelerde dolasıp duruyoruz devamlı, korkutucu geliyor bazen yani.
Hemis'te bir ailenin yanında kaldık. nasıl yasadıklarını anlattılar bize, Lalima ingilizceye cevirmese hiçbisey anlamiycaktık tabi:) Daha sonra nasıl eriste yaptıklarını gosterdiler, bazen güldük bazen sustuk bazen dikkatle dinledik bazen sıkıldık. Ama enteresan bir deneyimdi. Ladakh tarzı bir evde kalmak gercekten cok tatlıydı:)
Sabah uyanır uyanmaz tekrar bır manastır gorduk ve ben ilk defa stumpaları kesfettim. Hakkatten tum gompalarda vardı bu resımler. Budhizimin sembolleri:) Ardından col sayılan kumsal alana gittik ve 20 dakikalık bir camel safariye cıktık, 2 kamburlu olan develerlen:) Bayag eglenceliydi fakat sonra baktikki yapacak bisey yok buradada, kamp atıp doganın tadını cıkarmak dısında, dedik bu kadar doga bize yeter Leh'e donelim:) 3-4 saatin sonunda Leh'e vardık ve Lalima'yla tekrar alısverise koyulduk. Daha sonra Nicolas'la bulusup okculuk yaycılık oynadık:) Ben tekrar motosiklet kiralicaktımki param yetmedi neyse dedim etrafta dolanayım fotograf cekeyim:) O aksam bir partiye davet edildik tanıstıgımız birkac Guney amerikalı tarafından ve gittigimiz enteresan yerde yine o punjabili gençlerle tanıstık ( su dunyanın en yuksek youlnda dans eden tipler) Bıze punjabı tarzı dans etmeyı ogrettiler ( Punjabi: sihklerin yasadıgı eyalet. Amritsar sehri cok meshurdur golden temple da ordadır ennayetinde ). Bayılıyorum punjabı sarkılarına ve danslarına muhtesem otesi. Daha sonra ates etrafında oturup muhabbetledik.
8. Gun: Bugun burada son gunumuz:( Butun gun sevdiklerimize hediyeler aldık. Ben mesela anneme caydanlık ısıtıcısı yunden yapılmıs işlemeli bir fil aldım. İçi oyuk oldugu için caydanlıgın ustune geciriliyor ve hem dekoratif duruyor hemde ısıtıyor. Cay delisi annelere alınabılecek en guzel en orjinal hediye herhalde. Tavus kusunu da alacaktım ama param yetmedi. Gerı donuse de cebimde en az bir 500 rupi kalsa iyi olacaktı cunku. Daha sonra Lalima'nın alısverisinin bitmesini bekledim ve ardından beraber polo match izlemeye gittik. O kadar enteresan bir sporki yani bana milyon para verseler yinede o atlarla kosturup o toplara o kriket midir herneyse, vurucam diye kudurmazdım. Yahu o sopa , ya birinin gozune girse ya o top atın kafasına gelse at delirse bir dussen boynun kırılsa, felcsin.
Polo, Ladakhlılar için futbol gibi hem kutsal hemde cok neseli:) ama bir okadarda tehlikeli. Çunku seyırcıyle oyun arasında hiç bir barikat yok, bazen top seyircilerin oraya dusunce herkes kacısmaya baslıyor, şayeet bende vizorden atın burun kıllarını gorebiliyor oldugumu farkettigimde atla aramızda sadece birkaç santim mesafe kaldıgını gordum ve ters istikamet dort nala kosmaya basladım. Bunun uzerıne de sahayı terk ettim:) (Hiç bukadar korktugumu hatırlamıyorum.)
Gokyuzunun en mavisini dagların en morunu, yesılın en guzelini, kahverenginin en kahvesini ve turuncunun en canlısını gordum, bulutların en beyazını ve ciceklerin en kırmızısı, burası yeryuzundeki cennet mi aceba?Omrumun sonuna kadar burda yasayabılır miyim ki? Neden olmasın birgun, belki tekrar gelirim:)
























No comments: